Beni İsrail’in “Üstün Kılınması” Meselesi

Beni İsrail’in “Üstün Kılınması” Meselesi

DÜNYA 15.03.2026 15:30:00 0
Beni İsrail’in “Üstün Kılınması” Meselesi
Tarih: 15.03.2026 15:33 Güncelleme: 15.03.2026 15:33

Beni İsrail’in “Üstün Kılınması” Meselesi

Kuran’da bazı toplulukların veya kişilerin “üstün kılınması” anlamına gelen ifadeler zaman zaman bağlamından koparılarak yanlış anlaşılabilmektedir. Özellikle meal üzerinden yapılan yüzeysel okumalar, bu tür ifadelerin ontolojik/ yaratılışsal veya soy bağı üzerinden bir üstünlüğe işaret ettiği şeklinde yorumlanmasına yol açabilmektedir.

Bu durum bazen kelimelere bağlamı dışında anlamlar verilmesine sebep olmakta, bazen de Kur’an üzerine çalışan araştırmacılar için gereksiz kuşkular doğurabilmektedir.

Oysa Kur’an’da kullanılan kavramların anlam alanı dikkate alındığında “faddala” ile ifade edilen söz konusu üstünlüklerin büyük ölçüde bağlama bakılarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Aslında dilimizde de ve her dilde de bir konuda üstünlük özsel/cevhere dair veya yaratılışça üstünlük değil araza (sonradan kazanılan) ait olduğu çok net biçimde anlaşılır. Bu sebeple, Beni İsrail’in “alemler üzerine üstün kılınması” meselesini ele almadan önce, Kuran’da geçen “فَضْل / fazl” kavramının sözlük anlamını ve bu üstünlüğün hangi bakımdan anlaşılması gerektiği açıklanacaktır.

Arapçada “fazl” kelimesi sözlükte, bir şeyin normal ölçünün üzerine çıkması, yani artması veya fazlalık göstermesi anlamına gelir. Nitekim dilimizdeki “fazla” kelimesi de Arapçada fadl/fazl kökünden gelmektedir. Arap dilinde “dat” harfinin fonotik olarak “da” ile “za” arasında bir ses karışımına sahip olması sebebiyle pek çok kelime dilimize “ze” sesiyle taşınmıştır. (ard/arz, dabt/zabt, mıdrab/mızrap, kardı hasen/karzı hasen, marad/maraz vs gibi)

Fadl/Fazl kelimesindeki bu artış veya fazlalık bazen değer bakımından üstünlüğü, bazen de herhangi bir nimetin veya imkanın diğerlerinden “fazla” verilmesini ifade eder. Bu nedenle “fazl”, sadece ontolojik veya yaratılışsal bir üstünlüğü ifade etmez, bağlama göre tamamen bağış, lütuf ve imkan fazlalığını da kapsayan geniş bir anlam alanına sahiptir.

Klasik dil ve düşünce geleneğinde üstünlük iki ana başlık altında değerlendirilmiştir: Cevherî (özsel) üstünlük ve Arazdaki (sonradan kazanılan veya verilen) üstünlük. Cevheri üstünlük, varlığın mahiyetinden kaynaklanan ve değişmesi mümkün olmayan bir üstünlüktür. Buna karşılık arazdaki üstünlük, sonradan kazanılan ya da bir lütuf olarak verilen özelliklerden doğar ve değişebilir niteliktedir. Ancak her iki anlamda da Kuran’da geçen üstünlük mutlak bir üstünlük olarak değil belli bir alanda veya konudaki üstünlükler yani fazlaca olan şeylerdir.

Kuran’da geçen “üstün kılma/faddala” ifadesi (tefil babında nimetler bakımından fazla hale getirmek) dikkatle incelendiğinde, bunların çoğunun cevheri değil, araza dair bir üstünlüğe işaret ettiği görülür. Yani söz konusu üstünlük, bir topluluğun yaratılış itibariyle diğerlerinden özsel olarak daha üstün olduğu anlamına gelmez; bilakis onlara verilen nimetler, görevler veya imkanlar sebebiyle ortaya çıkan bir üstünlüğü ifade eder.

Bu nedenle Beni İsrail hakkında Kuran’da geçen “sizi alemler üzerine üstün kıldım/faddaltukum ala lalemin” ifadeleri de değerlendirilirken, bu üstünlüğün mahiyetine yani ne bakımdan olduğuna dikkat edilmelidir. Aksi halde belli bir zamandaki ilahi lütuflara dayanan üstünlük, yanlışlıkla yaratılıştan gelen değişmez bir üstünlük olarak anlaşılabilir. Böyle bir yaklaşım ise Kur’an’ın genel ilkeleriyle uyumlu olmadığı gibi geçtiği bağlamlara da açıkça uyumsuzluk gösterir.

Zaten Beni İsrail’in de tarihsel olarak sapmasına sebep olan veya kelimeleri vaz edildikleri anlamlardan kaydırarak üstün ırk veya soy anlayışına çevirmelerinin kodları Kuran’da bu sayede ifade edilmiş olmaktadır. Onlar nasıl oldu da tarih boyunca pek çok defa risalet ve vahiyle doğrudan muhatap olan bir topluluk olarak, bugün ki Yahudi inancının da temelini oluşturan, üstün soy veya ırk anlayışına çevirdiler? Bu sorusunun aslında Kuran’daki en basit ve hızlı cevabını Kuran’da onlar hakkındaki söylenen bu türden ifadelerin kastedildikleri anlamdan ve bağlamdan koparılarak elde edildiğini hemen tespit edebiliriz. Zira onlara dönük ifadelerin geçmiş vahiylerde ve Resullerin diliyle ifade edildiğini Musa (as) bizzat kendi ağzından bize aktarılmaktadır.

قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

 

(Musa) dedi ki: Allah’tan başka size bir ilah mı arayayım, O sizi alemlere üstün kılmışken. (Araf, 140)

Bu ayette hatırlanacağı üzere Beni İsrail, kendisini takip eden Firavun ve ordusu boğulmuş ve denizi geçtikten sonra puta tapan bir kavme rastlamıştır. Musa (as)’dan kendileri için bunun gibi bir ilah yapmasını talep etmeleri üzerine Musa (as) onlara verdiği cevap bu olmuştur.

Bu tür ifadeler önceki vahiylerde de Beni İsrail’in pek çok defa işittiği sözlerdir. Fakat zamanla Yahudileşen ve yeni bir din uyduran Beni İsrail içinden çıkan sapkın zümre ki, bugün ki Yahudilik onun devamıdır, bu sözü çarpıtmış ve kavmiyetçi bir üstünlüğe, özsel ve soy bağından kaynaklı bir üstünlüğe devşirmiştir.

Yine Musa (as) başka bir ayette onlara şöyle hitap etmektedir.

 

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ ف۪يكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكاًۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ

 

Hani Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, hani içinizden Nebiler belirledi, sizi melikler/hükümdarlar yaptı ve alemlerden kimseye vermediğini size verdi. (Maide, 20)

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

 

Ey Beni İsrail! Size verdiğim o nimeti hatırlayın ve benim sizi alemlere üstün kıldığımı da. (Bakara 47 ve 122)

Bu ayetlerde de görüldüğü gibi Beni İsrail’in tafdil edilmesi/üstün kılınması bir zamanlar kendilerine verilen nimetlerin diğer topluluklara nazaran fazlaca olan nimetler ve İslam nimeti sebebiyledir. Yoksa onların Allah’ın yarattığı özel ve üstün bir soy veya ırk olmalarından değil.

Her nimet ve ekstra verilen fazlalıklar aynı zamanda ekstra sorumlulukları ve ödevleri de beraberinde getirir. Aralarında nebiler ve resuller çıkarılması, kendilerine kendi dillerinde kitaplar gönderilmesi ve pek çok mucizeye tanık olmaları, Allah’ın yardımları ve ihsanları bir bütün olarak gerçekten de Kuran’da bahsedildiği gibi hiç kimseye verilmediği kadar onlara geçmiş dönemlerinde verilmiştir. Vahiy ocağı ve geleneği içinde bulunmaları onları diğer insanlara göre ekstra bir nimet ve lütufla karşılaştıkları da inkar edilemez. Ancak bu nimetlerin fazlalığına rağmen gösterilen nankörlük ve küfür ise diğerlerine göre çok daha büyük dünya ve ahiret azabını, Allah’ın gazabına ve lanetine düçar olmayı gerektirmiştir. Çünkü nimetler ne kadar fazlaysa ona karşı nankörlük edene verilen ceza ve azabı hakediş o derece yüksek gerçekleşir. Bu nedenle alemler içinde en fazla Allah’ın gazabı, bu dünya ve ahiretteki azab da yine Beni İsrail’den nankörlük edenlere, zalimlere/kafirlere dönük gerçekleşmiştir.

Kuran’da, nimetlerin büyüklüğüne karşı nankörlüğe verilen ceza da bir o kadar daha şiddetli olacağı pek çok yerde haber verilmiştir. Örneğin gökten bir sofra inmesini talep eden Havarilere, Allah onu indireceğini ancak inkar eden olursa alemlerde kimseye azap etmeyeceği bir azabla azab edeceğini haber vermiştir (Maide 115). Yine Muhammed (as) eşleri, annelerimize dönük olarak eğer herhangi bir fuhşiyat işlerlerse onlara iki kat azab edeceği uyarısını vermiştir (Ahzab,30). Bu tür örnekler nimetlere daha fazla sahip olanın daha fazla sorumluluk sahibi olması gerektiği ilkesinin bir tezahürüdür.

Yine resul için de “kimini kimine faddala yaptık/üstün kıldık” şeklinde ifadeler geçmektedir. Buradaki üstünlükten kastın da resullerin kimini kimine göre nimetlerin boyutu bakımından daha fazla verilmesiyle alakalıdır. Yoksa resullerin birbirinden resulluk görevi ve Allah’a teslimiyet gibi Allah katındaki derecelerini doğrudan ifade etmez. Elbette her insan gibi her resulün de Allah katında dereceleri vardır ve bunlar farklı farklı olabilir. Kimin derecesinin en yüksek olduğu gibi bir sıralamayı bizim bilmemiz mümkün değildir. bize düşen Bakara 136, Bakara 285 (Amenerresulu) ve Ali İmran 84’de ki gibi “la nufarriku beyne ahadin minhum/ onların arasında fark/ayrım gözetmeyiz.” diye hepsine iman etmektir. Hepsi Rabbinden geleni yaşamış ve tebliğ etmiş örnek şahsiyetlerdir. Resuller arasında rütbe takdir etme, yarıştırma veya kimini diğerinden üstün görme anlayışı yanlıştır ve bizim açıkça bileceğimiz bir durum değildir.

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ …

 

İşte bunlar resuller. Kimini kimine göre üstün kıldık/nimetlerden daha fazlasını bahşettik. Onlardan kimisiyle Allah kelam etti ve kimini derecelerle yükseltti ve Meryem oğlu İsa’ya beyyinatlar/deliller verdik ve onu Ruhul Kudus ile destekledik…(Bakara, 253)

Bu ayetten önce de pek çok resulden bahsedilmekte, her resule Allah’ın dinini yaşama ve tebliğ etme sorumluluğu verilmesine rağmen, özel nimetler ve büyük imkanlar yönünden çeşitlilik ifade edildiğinden bahsedilmektedir. Her resule verilen desteğin büyüklüğü ve imkanları eşit değildir ve eşit olmasının da beklenmesi doğru değildir. Zira Allah resulü Muhammed (as)’a önceki resullere verilen bir takım mucize türünden imkanların verilmemiştir ancak son resul olması ve kıyamete kadar geçerli olacak son kitabın resulü olarak Kuran mucizesinin verilmiştir. Bundan dolayı ne önceki Resullerden biri ondan üstündür ne de O diğerlerine üstündür şeklinde bir yargıya bizim varmamızın hadsizlik olur. Kimine kimine göre ekstra nimetlerle donatmıştır, hepsine aynı şartlar ve imkanlar, birebir aynı nimetler verilmemiştir hepsi bu.

Bu durum sadece Resuller arasında değil hayatın her alanında böyledir. Kimisi mal yönünden, kimisi zeka yönünden, kimisi fiziken diğerlerinden farklıdır. Bu farklılıkların nimetlerin bazı alanlarda veya konularda diğerlerine nazaran daha fazla verilmesi ancak bu fazlalıkların hakkının veya şükrünün en güzel şekilde verilmesiyle yani takvayla Allah katında kişiye değer katar.

Dolayısıyla faddala ifadesiyle geçen yerlerde kadınlar-erkekler arasında birinin diğerine göre bazı yönlerden göreceli üstünlüğü (Nisa, 32 ve 34), insanlar arasında Rızık konusundaki göreceli üstünlükler (Nahl, 71), Ahireti isteyene de dünyayı isteyene de bu dünyada kimi kimine göre ve bazı yönlerden üstün kılınması (İsra 18-21), Adem oğullarının şerefli kılınması ve Allah’ın yarattığı şeylerin pek çoğundan üstün kılınması (fazlı) (İsra,70) gibi ifadeler Allah katındaki ahirette göreceği kesinleşmiş değeri değil bu dünyadaki verilen nimetlerin çeşitliliği ve farklılığının doğal sonucu olan, fazlaca imkan ve nimetleri ifade eder.

Özetle Beni İsrail’in bir zamanlar üstün kılınması yani nimetlerin diğerlerine nazaran daha fazla verilmesini ifade eder. Fakat onlar buna çoğunlukla, nankörlük ve zulümle karşılık vermiş, tüm insanlar arasında da en aşağılık konuma düşmelerine sebebiyet vermiştir.

Benzer bir durum vahiyle, kitapla içiçe doğan ve İslam’ın hakikatiyle doğrudan temas kurma imkanına sahip Allah’ın dinine mensup olduğunu iddia eden, tüm resullerin ve son resul Muhammed (as)'ın yolunda olduğunu iddia eden herkes için de geçerlidir. Bununla ilgili sonuçlar da benzer olmuştur ve olacaktır.

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ