Tarih: 17.06.2023 11:04

“BİSMİLLAH” İFADESİ

Facebook Twitter Linked-in

بسم الله الرحمنِ الرحيم
“BİSMİLLAH” İFADESİ
 

‘el-Hamd’ isim ve fiillerinde kusur türlerinin tamamından münezzeh olan Yüce Allah’a mahsustur. Her şey O’na muhtaç, O ise ‘el-Ğaniyy’ olandır.


Aslında bu yazı sayfasını başka bir konu hakkında birkaç kelam edelim diye açmıştık. Fakat yazının en başına “Besmele”yi yazarken söylemeden geçersek sanki eksik kelam edecekmişiz gibi bir his uyandı içimizde. Çoğunlukla üzerinde düşünmeden işimize, fiilimize, düşüncelerimize ve hayatımızın tamamına hangi manalarla nüfuz ettiğini iyice anlamadan, bir meleke veya refleksle söylediğimiz “Besmele” aslında tüm söz ve fiillerin koyu ve serin bir gölgesi, başıboşluk ve anlamsızlıktan kaçanların melcesi, amaçsızlığın tarumar edilmesidir.


Lafzi olarak cümle bile olmayan, nahivde “şibh-i cümle” yani Türkçesinde “cümlemsi” dediğimiz bir cümle türü olan bu ibare car, mecrur ve irabtan mahalli olmayan iki sıfattan meydana gelmiştir. Nahiv bilenler bilirler ki eğer bir yerde harf-i cer varsa orada mutlaka bir fiil olmak zorundadır. Çünkü harf-i cerler ancak fiile taalluk ederler. Sözde veya yazıda harf-i cer’li bir cümle kurup taalluk etmesi gereken fiili zikretmemek, sözde veya yazıda “hazf” kullanıldığı anlamına gelmektedir. Lügat manası “atmak, düşürmek, kesmek, kırpmak, eksiltmek” olan “hazf” kelimesi nahiv ve belagat uleması tarafından terimleştirilmiş yani ıstılahi bir manada kullanılmıştır.


Efendim, “terim” kelimesini kullandığımız için, anlama çabası içine girmiş niyet okumayan iyi niyetli kişileri sözün dışında tutarak birkaç ara cümle kurmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Şimdi biz “nahiv ve belagat uleması tarafından terimleştirilmiş…” cümlesini kurduğumuz için sözde eksik aramayı maharet haline getirmiş olanlar bizim sözümüzden lisanların, lisanlardaki kelimelerin, o kelimelerle kurulan cümlelerin ve söz söylerken kullanılan söz sanatlarının ulema tarafından icat edildiğini, lisanların bir hamur gibi onların elinde şekilden şekle sokulduğunu söylediğimizi zannedebilirler.


Öyle demiyoruz efendim. Öyle desek bile bu doğru olmaz efendim çünkü kelimelerin terimleştirilmesi lisanların olmazsa olmazıdır ve kelimelerin terimleşme süreçleri yapay veya sınai değil kesinlikle doğal bir süreçtir. Nahiv ve belagat ulemasının kelimelere ıstılahi manalar vererek terimleştirmesi kesinlikle bir “vaz” değil, sadece var olanın tanımıdır. Bir fiili işleyen kişiye terim olarak Türkçede özne, Arapçada fail, fiilden etkilenene Türkçede nesne, Arapçada meful denmesi, dilbilgisi ulemasının vaz’ı değil, var olanı mümkün olan en kısa ifade ile betimlemesi, tanımlamasıdır. Yani efendim; özne, dilbilgisi uleması “özne” dedikten sonra özne olmamıştır. Sadece bu da değil efendim, çoktan tedavülden kalkmış veya hâlâ var olan, yazısı olan veya olmayan, bilinen veya bilinmeyen lisan türünde her ne varsa ve bu lisanlara ait her ne dilbilgisi kuralı varsa bunları icat edenler gramer uleması değildir. Bunlar Yüce Allah’ın bağışı ve vaz’ıdır. Çünkü Kur’an’da lisanların Allah’ın ayetleri olduğu haberi bize verilmiştir. İnsana düşen bu söze inanmak ve lisanlara o gözle bakmaktır. “İnsan türünün kullandığı her bir terimin terim anlamlarını Allah vazetmiştir.” demiyoruz ama “Kelimeleri terim olarak da kullanabilme yeteneğini dillere vazeden Allah’tır.” diyoruz. Şükür ki O vazetmiştir, değilse insanların birbirleriyle anlaşmaları asla mümkün olmazdı, olamazdı.

Bu zoraki açıklamayı yaparak iyi niyetli kişilerin odaklanması üzerinde eksi bir tesir meydana getirdiğim için özür dilerim. Efendim sıcak sütten değil, buz gibi soğuk yoğurttan bile ağızların yandığı bir çağda yaşadığımız için yazan da söz söyleyen de kendisini tekinsiz hissediyor ne yazık ki.


Lügat manası “atmak, düşürmek, eksiltmek, kırpmak, kesmek” olan ‘hazif’ kelimesinin terim manasından bahsediyorduk efendim. Nahiv uleması kelimenin terim manasında kimi uzun kimi biraz daha kısa birçok tanım getirmiştir. Bu tanımların en kısa olanı şudur: “Akli ya da nakli bir karineden anlaşılabilecek bir kelimenin ibareden kaldırılması veya bir delil sebebiyle sözün bir parçasını ya da tamamını ibareden düşürmektir.”
 

Efendim belagat ulemasının bazıları “Hazifte Arapların kahramanlığı vardır.” (İbn Cinni ö. 392/1002), “Sihre benzeyen bir iştir.” (el-Cürcani ö. 471/1078) şeklinde bilmeyenler açısından abartı gibi duracak bazı övgüler getirmiştir. Aslına bakılırsa dünyanın tüm lisanlarında hazif vardır ama dünyanın birçok yerini gezmiş, çok çeşitli dillere sahip milletlerle uzun teşriki mesaileri olmuş ve birkaç dil bilen biri olarak rahatlıkla “Konuşmalarında hazfi kullanma hususunda dünyanın hiçbir milleti Türkler kadar cesur ve Türkler kadar maharetli değildir.” diyebilirim. Çünkü gördüğüm ve duyduğum dillerin hiçbirinde şu konuşmayı Türklerden başkası anlayamaz:
- Yemek yedin mi?
- Cık!
- Eve gidecek misin?
- Cık!
- Bugün satış nasıldı?
- Eeh!
- Enflasyondan dolayı değil mi?
- Yani
- Peki kâr edebildin mi?
- I-ıh!
 

Bu konuşmadaki “cık, eeh, yani, ı-ıh” ifadeleri kelime bile değildir ama uzun cümlelerin yerine kullanılmış ve anlam hiç eksilmemiş hatta anlam bu seslerle daha kuvvetli bir şekilde ifade edilmiştir. Sorulara “cık” demek yerine “Hayır, yemek yemedim.”, “Hayır, eve gitmeyeceğim.”, “Bugün satış pek iyi değil.”, “Tabi ki enflasyondan dolayı.”, “Hayır, kâr edemedim.” şeklinde cevap verilseydi anlam bu kadar kuvvetli olmazdı. İşte o sorulara kelime bile olmayan seslerle cevap vermeye de hazif denir, efendim.
 

Sözde hazif kullanmanın soğuk, çetrefilli terimsel anlamları içinde gezinebiliriz ama bunu yaparsak yazıyı en azından bazıları için sıkıcı ve gereksiz hâle getiririz. Ondan ziyade hazfin insani yönüne ve pratikte yaygınlaşmasının arka planında yatan şeye dikkat çekmek daha evlâ geldi bize. Efendim “Hazif şöyledir, hazif böyle bir sanattır, şu âlim şu şekilde tarif etmiştir, şu şiirleri örnek getirmiştir.” şeklindeki cümleler sarf etmeyi üniversitelerde kariyer yapmaya kalkışanlara bırakarak sade bir insan olarak “Hazif hakkında konuşurken veya yazarken hazfe başvurmak yazarın veya konuşmacının muhatabının aklına güvendiğinin en büyük göstergesidir.” cümlesini kurmakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Çünkü kendisine “Yemek yedin mi?” diye soru soran birine “cık” diye cevap veren kişi karşısındaki kişinin kendisini anlayacak akla sahip olduğuna güvenmektedir. “Kahvenizi nasıl alırdınız?” sorusuna “sade” diye cevap veren kişi karşısındaki kişinin aklına güvendiği için dilbilgisi açısından “Kahvemi içine şeker katmadan alırım.” demesi gereken sözü tek kelimeye indirgemiş koca bir cümleyi hazfetmiştir. Yani hazf, muhatabının aklına güvenen ve muhatabının aklına değer verenlerin kullandığı söz söyleme biçimidir, efendim.
 

Her ne kadar ‘hazf’ kelimesinin terim anlamı “sözde harf, kelime veya cümle eksiltmek” şeklinde tarif ediliyor olsa da hazfin akla etkisi “akla hürmet etme, aklı tamamlama, aklı çoğaltma” şeklindedir.
 

Belagat uleması, hazfin gerekçesini de sözü eksilterek anlamı eksik hâle getirmek değil, sözü eksilterek anlamı daha kuvvetli hâle getirmek olarak açıklamıştır. Mesela, nahvin konularından olan “iğra, tahzir, istiğase, yemin vs.” gibi özel üsluplar tamamen hazif ile şekillenmiş üsluplardır.
 

Hazfin en yaygın olarak kullanıldığı alan konuşma veya hitabet değil, yazıdır çünkü insanlar konuşurken “mimik ve jest” kullanarak hazfin oluşturduğu açığı onlarla kapatırlar veya hazfi daha iyi izhar edebilirler ama bir anlamı yazı ile anlatan kişi mimik ve jestleri kullanamaz, bu yüzden hazfi hem daha kurallı hem de çok daha dikkatli kullanmak zorundadır. Üstelik insanlar konuşurlarken daima karşılarında canlı canlı duran muhatapları ile konuşur, konuşma sırasında bile muhatabının yüzünden, duruşundan konuşmanın ondaki etkisini görebilir ve muhatabının aklını tartabilir, seviyesini ölçebilirler. Fakat bir anlamı yazı ile başkasına anlatmaya kalkışanlar bunların hepsinden mahrum oldukları gibi yazılarını okuyanların akıl seviyelerini de ölçemezler. Bu yüzden, yazı yazan hazfin tüm yükünü muhatabının aklına yüklemez, yükleyemez. Yazı yazan hazf yaptığında mutlaka yazıya bir karine koymalı veya karine olabilecek şekilde cümle kurmalıdır.
 

İşte bir şibh-i cümle olan k ا مِ سِْ q r مِ} ن الرَّحِ | الرَّحْمَٰ ibaresine konulan karine, ibarenin başındaki ب harf-i cer’idir. Bu harf-i cer, fiilin hazfedildiğinin karinesidir çünkü harf-i cerler daima bir fiile taalluk ettirilerek kullanılırlar. Evet harf-i cer’ler fiilin hazfedildiğinin karinesidir ama hangi fiilin hazfedildiğinin karinesi harf-i cer değildir. Bu yüzden hazfedilen fiilin “başlıyorum, ediyorum, yapıyorum vs.” fiillerinden biri olduğunu söylemek kesinlikle keyfi bir davranış olacaktır. Efendim keyfi bir fiil tayin etmemek için yapılması gereken tek doğru davranış, fiil tayin etmeden önce cümlenin diğer kelimelerini iyice anlamaktır.
 

Nahiv bilenler bilirler ki cümlede irab’tan mahalli olan kısım sadece سْمِ kِ kısmıdır. Cümledeki ا q r lafz-ı celilin isim tamlamasında muzaf olmasından, مِ} ن الرَّحِ | الرَّحْمَٰ kelimelerinin ise sıfat olmalarından dolayı irab’tan mahalleri yoktur. Azıcık sözün değerini bilenler ibarenin hem bir şibh-i cümle (cümlemsi) olmasını hem de bu kadar yoğun irab’tan mahalli olmayan kelimeler bulunmasını göz önüne aldıklarında, karşılarında dört kelime bir harfi cer’den oluşmuş yarım bir cümle değil, hakkında hangi söz söylenirse söylensin az kalacak, tüm manaları, tüm hayatı ve hatta tüm varlığı kuşatacak genişlikte i’caz’ı olan bir cümlenin durduğunu hemen anlarlar. Bu kelimenin akıllı ve akılsız varlıkların hayatlarının, somut ve soyut değerlerinin dokunmadığı, değmediği, çerçevesini belirlemediği hiçbir şey yoktur. Bu manaları izhar etmek için biraz daha kelimelerin canına okuyacağız ama okuyucunun bizden beklentilerini oldukça düşük seviyede tutması gerekmektedir çünkü bu sözün anlam ağırlığı sözle değil ancak ve ancak yaşanınca hissedilir.

Meal ve tefsir yazarlarından mı yoksa kulaktan kulağa aktarılmasından dolayı mı bilinmez, ibarenin سْمِ kِ kısmı akıllara “adıyla” ve ibarenin tamamı da “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” şeklinde girmiştir. Oysa sadece Türkçe üzerinden düşünülse bile (sıfatları söylemeden) “Allah’ın adıyla” demek çok da anlamlı durmamaktadır. “Allah’ın adı” denmesi durumunda “Allah’ın adı ‘Allah’ değil mi ki ‘Allah’ın adı’ denmektedir?” sorusu gündeme gelecektir fakat bu ibare akıllara ve dillere “Allah’ın adıyla” şeklinde girmiş olsa da kastedilen mana “Allah diyerek” manasıdır. Yani genelde bir işe başlanırken söylenen “Bismillah” ifadesinden kastedilen mana “Bu işe Allah diyerek başlarım.” şeklindedir. Aslına bakılırsa bu son derece doğru bir yaklaşımdır. Çünkü Anadolu’da bir işe başlarken meleke haline getirdiği “Bismillah” kelimesini kullanan kime sorarsanız sorun, “Bismillah” kelimesinden kastettiği şeyin “Bu işe Allah diyerek başlarım.” anlamı olduğunu söyleyecektir. Bununla yetinilmeyip “Niye ‘Allah’ diyerek başlarsın?” sorusu sorulduğunda ise en basit haliyle “Her şeyi O var ettiği, her şeyin sahibi O olduğu için” cevabını verecektir.
 

Bu cevaplar kesinlikle doğru cevaplardır ama “Bismillah” ifadesinin anlam derinliği düşünüldüğünde bu doğru cevapların hayata yansımasının eksik olduğunu görmekteyiz çünkü “Bismillah” ifadesi sadece bir şeye başlamak için değil, her şey için kullanılacak bir ifadedir. Başlamak, ortasına gelmek ve bitirmek için de “Bismillah”, her nefes için de “Bismillah”, her bakış ve her duyuş için de “Bismillah; kısacası hayatın her ânı için “Bismillah” denmesi gerekmektedir. Çünkü “Bismillah” ifadesi “Allah’ın adıyla” anlamında değil “Allah’ın namına göre, Allah’ın namı yüzünden, Allah’ın namına karşılık, Allah’ın namı için” anlamlarına gelmektedir.
 

“Allah’ın namı” ifadesi ise “O’nun yerine, O’nun adına” şeklinde bir anlama sahip değildir. ‘İsm’ kelimesi isim, ad anlamına geldiği gibi “ünvan, nam” anlamına da gelmektedir. Aslında her isim, her nam, her ün kişinin kendisiyle tanındığı ve bilindiği şeydir. Yüce Allah varlığın tamamı ile bilinen, tanınan bir Zat’tır. Varlığın içinde mikro veya makro seviyede bile olsalar Yüce Allah’ı işaret etmeyen hiçbir şey yoktur. Yani varlık bizim açımızdan Allah’ı onlarla bildiğimiz bir ünvan ve bir nam gibidir. İsimler, ünvanlar ve nam’lar “kişi kendisini bilsin diye” değil, “başkaları O’nu ismiyle, namıyla veya ünvanı ile bilsin” diyedir. İşte bu yüzden varlığın içinde
soyut veya somut her ne varsa Allah’ın namından dolayı vardır ve Allah’ın namından dolayı varlığına devam etmektedir.
 

İşte bu yüzden “Bismillah” ifadesine tayin edilecek fiilin, Allah göz ardı edilmeden yapılan her fiil olması mümkündür. Allah dikkate alınmadan yapılan fiillere gelince, efendim onları fiilden saymak bile insanın zararınadır. Çünkü içinde Allah’ın olmadığı bir fiilin anlamı ve amacı yoktur veya varsa bile sahih bir anlamı ve meşru bir amacı yok demektir.
 

Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين
Ramazan Demir
17.06.2023




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —