Mustafa AKMAN

Tarih: 24.02.2018 17:53

MAZİMİZ, DURUMUMUZ VE ÖDEVİMİZ

Facebook Twitter Linked-in

 MAZİMİZ, DURUMUMUZ VE ÖDEVİMİZ
Peygamber aleyhisselamın yaşadığı döneme “Asr-ı Saadet” diyoruz. Asr-ı Saadet dediğimiz bu döneme hâkim bir Kur'an iklimi söz konusuydu. Kur'an o güzide insanların ortamında Resulullah üzerinden hayata biçim veriyordu. Dönem insanının kimi kavramlarını tashih ediyor, kimi zaman da onlar için yeni kavramlar tesis ediyordu. İlkeler belirliyor, düşünce ve inanç dünyalarını dizayn ediyordu. Bu manada onların, şirk olarak imlediği eski akidelerine müdahale ediyor; tashih edip düzeltiyordu. Böylece, her ne kadar onlar kendilerini, İbrahim aleyhisselama nispet ederek ondan geldiği malum, bir kısmı bozulmuş da olsa, çok sayıda dinî ritüel sergileyerek doğru yolda sansalar da Kur'an bu gidişata ve içinde bulundukları bu kurulu düzene dur diyor ve yerine tevhid akidesi yerleştiriyor, bir diğer ifadeyle zihinlerini sarsarak yeniden inşa ediyordu.
Buradan hareketle biz anlıyoruz ki vakti saatinde İbrahim aleyhisselam örnekliğinde tesis edilen tevhid akidesi, zamanla hatta belki de mensupları farkına varmadan, dejenere olmuş, dolayısıyla başta Allah tasavvuru, peygamber algısı, dünya ve hayata bakış açıları darmadağın olmuştu. 
Bunun en önemli belki de yegâne sebebi dayandıkları referans çerçevenin değişmesi ve doğrunun kriterinin farklılaşmasıydı. Şöyle ki onlar Resûlullah’a itiraz ederken: biz atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Bugünün diliyle söyleyecek olursak onlar, Peygamber’in çağrısını yanlışlarken büyüklerimizden, hocalarımızdan, abilerimizden, şeyhlerimizden, külliyatlarımızdan böyle bir şey görmedik, duymadık diyorlardı. Kur'an'ın ise bu atmosferde Elçi örnekliği üzerinden hayata müdahalesi devam ediyordu ki o, böylece örnek bir toplum yani “erdemli bir nesil” ve Bilge İnsan’ın değimiyle: “Kur'an Nesli” oluşturmuştu. 
Ne var ki bu erdemli nesil zinciri -ne yazık ki- çok uzun sürmedi. İslam coğrafyasının genişlemesiyle toplumda farklı inançlar ve kadim gelenekler boy göstermeye başladı. Derken bu yeni sakinlerle temas kuran çevreler oldu. Böylelikle yavaş yavaş kavram ve pratikler üzerinden etkileşimler oldu. Bu yetmedi çeşitli kaynaklara, gelecek nesillerin zihnini de etkileyecek biçimde İsrâiliyât ve Mesihiyât kültürü bulaştı.
Bu dönemde özellikle günlük olaylardan; siyasî çekişmelerden uzak duran öbeklerde söz konusu etkileşim daha bir fazla oldu. Bu öbeklerdeki samimî insanlar, ilk başlarda kendilerini daha fazla ibadete ve daha çok riyazete adamışlardı. Dillerinde ve yaşamlarında takva, huşu görüntüleri vardı. Onlardaki bu temalar tabiî ki İslam’dı ve bu kimselerin ilave bir isim de yoktu. Ancak zamanla coğrafyamıza dâhil olan bahis konusu yabancı unsurlarla temas ve kaynaşma sonucu bu zevatın kullandığı kavram içeriklerinde kaymalar ve pratiklerinde farklılaşmalar baş gösterince artık yeni nitelemeler ve gruplaşmalar da söz konusu oldu.
Artık itikâdî ve fıkhî bloklaşmaların yanında sûfîler ve tasavvuf adıyla yeni birtakım çevreler oluştu. Bunlar zamanla öteki fırkaların neredeyse tamamına algı ve anlayış, başka bir deyimle zihin yapısı olarak hâkim olmaya başladılar. Ancak bu arada yeni ekolün felsefeyle de ilişkileri ilerlemiş ve böylece felsefî tasavvuf ve filozof sûfîler ya da belki de daha doğrusu tasavvufî felsefe aşamasına geçilmişti. Ki bilindiği ve bizim de “İbn-i Arabî Kelami Tartışmalar Sorular Şüpheler” isimli eserimizde delillendirip temellendirerek uzunca anlattığımız gibi felsefeleşmiş tasavvufun zirve ismi filozof Muhyiddin b. Arabî’dir.
Böylece modernist ve reformist bir yaklaşım sahibi haline gelen dönemin bu tasavvuf mensupları veya bunların öncüleri, -ilmî seviye anlamında- halkla aynı dalga boyunda olduklarından, bunun ise sağladığı iletişim imkânı ile daha haşir neşir olma sebebiyle, İslam toplumunun zihin dünyasına da hâkim olmaya başladılar. Fakat bu arada ilk dönemin yani Asr-ı Saadet’in nezih duruşundan bir hayli uzaklaşılmış; aradaki düşünsel makas olabildiği kadar açılmış ve artık Allah tasavvuru, peygamber algısı, dünya ve hayata bakış açısı -Kur'an'ın insanlara ulaştırmak istediği ile- epeyce farklılaşmış idi. Bu anlamda Peygamber aleyhisselamın vazgeçilemez sünneti, objektif sahih yollarla değil rüya, keşf, sezgi, ilham ve hatta bizzat kendisiyle görüşüldüğü iddiası ile bilgi alma konusu haline getirildi. Ne hazindir ki onların bu sübjektif yöntemlerine itiraz edenler ise aforoz edildi, karalandı; Peygamber’i (s) ve sünnet-i seniyyesini inkâr etmekle itham edildiler.
Elbette tarih boyunca Peygamberin örnekliğini veya sünnetinin otoritesini sorgulayan rijit kesimler olmuştur. Tabiî ki bunlara asla prim vermemek gerektir. Ne var ki burada bahis konusu ettiğimiz, geniş samimî kitle, haşa Peygamber’i değil onların kendi felsefelerine kaynaklık etsin için üretip uydurdukları yani kısacası kendilerinden menkul rivayetleri reddediyor, Allah'ın elçisinin sünnetini bunların şaibelerinden korumaya çalışıyorlardı ve bu böyle de olmalıydı. Ancak böylelikle gelinen bu aşamada ve günümüze kadar devam eden süreçte artık bilgi kaynakları değişmiş ve mutlaka merkezde olması gereken Kur'an söylemi ve Peygamberin sahih sünneti çeşitli teviller ve yorumlarla allak bullak edilmiş oldu. 
Öyle oldu ki -günümüze yansımasıyla- siz, Kur'an'dan hareketle kendiniz bir takım okumalar paylaştığınızda karşınızda atalar bariyeri; şeyhler, abiler, hocalar ve külliyatlar engeliyle karşılaşıyorsunuz. Evet, onlar (atalar, şeyhler, abiler, hocalar veya külliyatlar) bize böyle anlatmadılar veya biz onlardan böyle işitmedik söylemiyle karşılaşıyorsunuz. Özetle: onlar mı daha iyi biliyor siz mi? nakaratı. Ama bu jargona karşın Kur'an ne diyordu: “Ya onlar yanlış bilmiş ve inanmış idiyseler” (Bakara 2/170; Maide 5/104). Evet, işte öylesi bir durumda ne olacak? Elbette bunun vebali atalar yani geçmiş ecdatta olamaz. Aksine vebalin bütünü, bunu sorgulamayan bizlerde olmaktadır. Değilse Kur'an'ın muhakeme etmeye ve birey ufkunu genişletmeye onca telmihte bulunması anlamsız kalacaktır.
Aynı şekilde yukarıda anlattığımız gibi Peygamber aleyhisselamın sahih sünnetini yaymaya; onu, tanınmaz hale getiren uydurma rivayetlerden arındırmaya çalıştığınızda ise, takva -huşu kılığında görünen bazı kimseler ahlak edep bilmeden sizi din- iman düşmanlığı, Allah -Peygamber inkârcılığıyla karalamaya çalışmaktadırlar.
Burada artık biz bir ikilemle karşı karşıyayız. Biri temellendirilmiş din, diğeri gelenekten tevarüs edilen kulaktan dolma dinî söylem. Bu bağlamda kimilerince ifade edilen “İndirilmiş Din” ve “Uydurulmuş Din” tasnifinin, en azından çağrışım ve yansımalarıyla sağlıklı olmadığını, keza böylesi bir tasnifle söylem sahiplerinin bazı açılardan kendilerini hakikatin yerine koymuş olmak gibi bir riski taşıdığı ihtimalini belirterek devam edecek olursak biz burada bilmeliyiz ki necatımız, başkasına değil, Kur'an ve Sünnet-i Seniyye'ye bağlılığımızla kayıtlıdır. Yani biz yüzümüzü, başkası değil, kaynaklara dayandırılmış dosdoğru dine çevirmeliyiz.
Bu arada elbette devasa kültürel kaynaklarımızın kıymetini bilmek gerektir. Keza geçmiş ulemamızın kadrini tutmak ve onlardan olabildiğince istifade etmek de lazımdır. Mamafih asla alimcilik, cemaatçilik, meşrep ve ekolcülük ve hatta milliyetçilik yapmamak ve onlarda kaybolmamak elzemdir. Yani biz selefi, diğer bir ifadeyle ecdadı sevip sayacağız ama hiçbir şekilde selefçilik ya da başka bir ifadeyle selefîlik ve ecdadcılık yapmayacağız. Kur'an bize yeter demeyeceğiz. Aksine Kur'an'ı anlamada sünnet bizim kılavuzumuz ve âlimlerimiz ise bizim işaret lambalarımız olacaktır. Lakin her hâlükârda öncelikle Kur'an'dan hareket edeceğiz ve kültürel mirası ve bunları bize ulaştıran zatları tabiî ki Kur'an ve sahih sünnet ile ve fakat hiçbir şekilde karalayıp küçümsemeden sorgulayacağız. Bugün birçok çevrede yapıldığı gibi hiçbir durumda onları masum, hatasız ve yanılmaz görmeyeceğiz.
Esasen göründüğü kadarıyla bugün toplumumuzda -cemaatlerimizde özellikle peygamber algısı olabildiği kadar dejenere olmuş, tahribe uğramış durumdadır. Dolayısıyla bilmeliyiz ki biz, peygamber anlayışımızı mutlaka Kur'an ile test etmeliyiz. Peygamber’i (s) bize tanıtan en önemli kaynak ise Kur’an’dır. Bu sebepten Siyer’i de okumaya Kur'an'dan başlamalıyız. Zira bilgi kaynağı hususu çok önemlidir. Bilgi kaynaklarımızın çokluğu ve çeşitliliği bizim ufkumuzu açacak ve muhakeme yani sorgulama mantığımızı geliştirecek ve böylece bizi sabit fikirlilikten kurtaracaktır. Bu itibarla hangi meşrepten olursak olalım, hangi ekole mensup olursak olalım; bulunduğumuz yerde mutlaka bilgi kaynaklarımızı çoğaltmalı ve farklı söylemlere de kulak vermeliyiz. Bu bağlamda özellikle (varsa) mensubu olduğumuz cemaatin büyüklerini ve ağabeylerini de kesinlikle sorgulamalı ve çeşitli vesilelerle test etmeliyiz.
İşte yeni yetişen erdemli nesillerin perspektifinin böyle olması gerekir; vizyonlarının Kur'an boyasıyla boyanması icâb eder. Bu atmosferde temiz hava teneffüs eden erdemli nesillerin ortak aklı kullanmak amacıyla oluşturacakları toplulukların/ cemaatlerin, bu vizyonu kendilerine misyon edinmeleri lazımdır. Bunun yanı sıra söz konusu misyonu üstlenmiş yerlerin sayısını çoğaltmak, bir ödev olmalıdır. 
İşte insanları bu gibi nezih yerlerden haberdar etmeye çalışmak lazımdır. İnsanımız, bu tür yerlerle tanışsın ki daha …cılık …cilik işleriyle uğraşanlar, bunların başına musallat olmadan sağlıklı düşünme ve sahih itikatla tanışma olanağı bulabilsinler. Bilmeliyiz ki Allah'ın kitabını merkeze alan bu gibi yerlere vereceğimiz destek, aynı zamanda cahiliye inanç ve ayrıştırıcı/ dışlayıcı yaklaşımlara da engel olacaktır. Çünkü bilindiği gibi insanlar genelde ilk baştan neyle tanışıp, neyi, nasıl öğrendilerse ona sarılıp kala kalmaktadırlar. Bilineceği gibi halk, dindarlığında bir kaynak bilinci ve bir o kadar önemli olan sorgulama mantığı bulunmadığından kimden ne duyarsa aynen öylece kabul etme samimiyeti içerisindedir. Ve ne yazık ki onların ekseriyeti, sonradan bu badireyi aşamayı becerememekte ve dahası aşmayı bile düşünmemektedir.
Bu itibarla halkı, peygamberlerin aleyhimisselam dini (yani bir anlamda: düşünce ve sosyal hayatın eksenini Allah'a has kılmak demeye gelen tevhid) ile tanıştırmak, hepimizin ödevi olmak durumundadır. Bilmeliyiz ki Kur'an'ın hedefinde muhakeme eden aktif insan modeli vardır. Muhakeme eden insan ise, -şayet varsa- mensubu olduğu kendi cemaat, lider ve kitapları dâhil her konunun sağlamasını Kur'an ile yapar ve mevzuyu anlamak adına başka kaynaklara yani âlimlere, kitaplara da müracaat eder. 
Çokça şahit olunduğu üzere muhakeme etmeyen insanlar ise aslında sadece belki de ezkaza tanışıp mensup oldukları çevre, abiler ve kitapları sorgulamamaktadırlar. Oysa bilineceği üzere bir insan; ne kadar âlim olursa olsun bütün kelâmî, felsefî ve siyasî konularda yaptığı tercihlerde; hadis ve tefsir yorumlarında isabet etmiş olamaz. Hem nasıl mümkün olabilir ki? Olsa olsa bu, sadece bizim, doğrunun ölçüsü olarak Kur'an'ın yerine böyle olduğu vehmedilen birini merkeze almamız durumunda mümkün olabilirdir. Bu minvalde düşünen veya şöyle: referans çerçevesi bu şekilde olan biri, artık her mevzuda önce ona/ oraya bakar ve şayet denilen veya yapılan onun dediğiyle uyuşuyorsa doğrudur, değilse asla kabul edilemez olarak tescil etmektedir.
Aslında bu tarz davranan kimseler/ çevreler, dâhil oldukları saha dışında kalan herkesi, sadece sorgulamamakta aksine aynı zamanda insafsızca karalamaktadırlar da. Bu tip çevreler, FETÖ’de alenen ve benzeri birçok yapılanmada örneği görüldüğü üzere ne yazık ki saplantılı bir şekilde bağlandıkları kişilerin dediklerini esas almakta ve doğrunun ölçüsü olarak bunların yorumlarını temel almaktadırlar. Bu aslında, kasıtlı olmasa bile kesinlikle Kur'an'ın yerine başka kaynaklar koymak demeye gelir. 
Gelin hep birlikte; şahsımızdan, çoluk çocuğumuzdan başlayarak kendilerini de sorgulayan ve Resulullah modelliğinde şekillenen Kur'anî düşünce ve yaşantıyı esas bilen “erdemli nesil”, evet yeni bir Kur'an Nesli yetiştirmeyi bir ödev bilelim ve bunun için çabalayan insanlar olalım.
Not: Haksöz Dergisi, Ocak 2018, sayı: 322, sf. 49-52’de yayınlandı.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —