Mustafa AKMAN
Tarih: 27.06.2013 13:42
Hakikat-ı Muhammedî (Nur-ı Muhammedî) İnancı
Hakikat-ı Muhammedî (Nur-ı Muhammedî) İnancı
Peygamber'in (s) manevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan bir tasavvuf terimi olan Hakikat-ı Muhammedî diğer adıyla Nur-ı Muhammedî fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsteri'de (v.283/896) rastlanır. Tüsteri, Allah'ın ilk defa Muhammed'i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş ve fakat Hakikat-ı Muhammedî kavramından açıkça bahsetmemiş, bunun bir yaratma sebebi olduğundan söz etmemiştir. Bu kavram üzerinde sistemli olarak daha sonraları Hallac-ı Mansur (v.309/921) durmuştur. Bununla beraber mevzu, en sistematik biçimde, inançlarının merkezini ‘vahdet-i vücud’ ve ‘dinlerin birliği’ düşüncesi oluşturan Muhyiddin İbni Arabî (v.638/1240) ve Abdülkerim el-Cili (v.832/1428) tarafından açıklanmıştır. Mamafih Fusus'ul-hikem'e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.
Bu felsefeye göre Peygamber'in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismani hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah'tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammedî var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve O'nun için halk edilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, ‘sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım (levlake...)’ ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilahî tecelli olması hasebiyle ‘taayyun-ı evvel’, sevgi tarzında tecelli ediyor olması sebebiyle de ‘taayyün-ı hubbî’ adı da verilen Nur-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır.[1] Resulullah'ın ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber (s) insanlığın manevî babasıdır. Âdem insanların maddeten babası (Ebu'l-beşer); Peygamber ise ruhların babasıdır (Ebu'l-ervah). Belirtilen teze göre ‘Allah ilk defa benim nurumu yarattı’; ‘Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim’ anlamındaki hadis diye bilinen sözlerle bu hususa işaret edilmiştir. Âdem'de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Muhammed beden olarak dünyaya gelince O'na intikal edip onda karar kılan nur, ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedi olduğundan mutasavvıflar Peygamber için ‘öldü’ ifadesini kullanmazlar.
İbni Arabî, Hakikat-ı Muhammedî'yi, vücud-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı olarak görür. Arabî'ye göre O'nun her isminin bir mazharı, vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ‘ism-i a'zam’ denilen Allah isminin mazharı Hakikat-ı Muhammedî'dir. Vücud-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona insan-ı kâmil de denir. Hakikat-ı Muhammedî, nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zahir olan ilahî tecellinin ilk mertebesidir.
İbni Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak Hakikat-ı Muhammedî'ye İnsan-ı Kâmil (okuyucunun anlayacağı ifade ile ‘Tanrısal İnsan’) adını verir. Çünkü insan-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca Hakikat-ı Muhammedî bütün peygamberlerin ve velilerin ledünnî ve batınî bilgilerini aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak'tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur. Abdülkerim el-Cili, Allah'ın en mükemmel şekilde yarattığı Muhammed'i cemal ve celal sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler. Mevlana Celaleddin-i Rumi (v.672/1273), Hakikat-ı Muhammedî'yi anlattıktan sonra Peygamber'in (s) Cebrail karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için: ‘Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrail ebede kadar dehşet içinde kalırdı’ der. ‘Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım; Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım’ gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan ve üstelik kutsal hadis olarak aktarılan uydurma cümleler Hakikat-ı Muhammedî'nin özlü ifadeleridir. Hakikat-ı Muhammedî fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur.
Ne var ki hadis âlimleri ve Hanbelîler, Peygamber'in (s) bu şekilde anlaşılmasının onu ilahlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini ifade etmişlerdir. Zira Hakikat-ı Muhammedî fikri esasen Yeni Eflatunculuk'taki ‘logos’ veya İskenderiyeli Aziz Clemens'in (ö.215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu,[2] bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği malumdur.
Bilindiği gibi peygamberlere karşı tarih boyunca iki farklı olumsuz tutum sergilenmiştir. Biri indirgemeci ve diğeri aşırı yüceltmeci tutum. Birincisi, Yahudilerin, peygamberlerine genellikle değer vermeyip, onlardan saygıyı esirgemiş olmaları; ikincisi ise Hıristiyanların, öncekinin zıddına Peygamber sevgisinde aşırıya kaçıp bir zaman sonra da tanrı edinmiş olmaları şeklinde gelişmiştir. Nitekim Kur'an da onları, peygamberlere karşı gösterilen bu iki aşırı uca nispet etmiştir.
Maalesef İslam dünyasında da zaman zaman değişen oranlarda ve fakat Hıristiyanların, Peygamber sevgisinde aşırıya kaçıp bir zaman sonra da tanrı edinmiş olma biçiminde gelişen şekli daha yoğun olmak üzere, bu aşırı uçları temsil eden peygamber tasavvurları var olagelmiştir.
Peygamberlerin birer insan olmalarını, bazı insanlar bir türlü kabullenmek istememişlerdir. Kökleri Nuh (a) zamanına kadar gerilere giden bu kabullenmeyiş, son peygamber Muhammed aleyhisselam'ın da karşısına dikilmiştir. Onların talebi, müşrikçe bir argüman olan ‘melek peygamber’ olmuştur. Çünkü cahiliye insanına göre peygamberin hiç değilse mele' grubundan olması gerekirdi. Ancak melek peygamber en onulmaz bir bahaneydi. Aslında peygamberlerin meleklerden olmasını isteyenlerin unuttukları bir gerçek vardı: Kendileri de insandı! (Bkz. İsrâ 17/95)
İşte ‘fesubhânallâh! ben beşer peygamberden başka bir şey miyim?’ diyen peygamberi, melek durumunda görmenin bir diğer adı da onu yüceltmek ve hatta insanüstü bir pozisyonda görmektir. Bu tarz yaklaşımın nerelere varacağının en uç görünümü Hıristiyanların aşırı tutumlarında gözlemlenebilmektedir. Onlar, peygamberleri konusunda öylesine aşırı gitmişlerdir ki sonunda onu tanrı edinmişlerdir. Üzücü olan Hıristiyanların bu fikre şu an ellerinde bulunan İncil'den ulaşmış olmalarıdır. Çünkü İncil bütün her şeyin İsa için yaratıldığını belirtir:
‘Görünmez Tanrı'nın görünümü, bütün yaratılışın ilk doğanı O'dur. Nitekim yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar- O'nda yaratıldı. Her şey O'nun aracılığıyla ve O'nun için yaratıldı. Her şeyden önce var olan O'dur ve her şey varlığını O'nda sürdürmektedir.’ [Kitabı Mukaddes, Pavlus'un Koloselilere Mektubu, Bap 1/15–17 (sayfa: 207)].
‘Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da -nitekim pek çok ilah, pek çok rab vardır- bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O'nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih'tir. Her şey O'nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O'nun aracılığıyla yaşıyoruz.’ [Kitabı Mukaddes, I. Korintoslulara, Bap 8/5–6; krş. Barnabas İncili, 110-111, 138-139, 175, 195-196, 230, 326].
Görüldüğü üzere İncil, yaratılan her şeyin İsa'nın aracılığı ile ve onun için, onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığını belirtmektedir. Şu halde bugün böyle bir anlayışa sahip olan Hıristiyanlar, acaba kendilerince haklı sebeplere mi dayanmaktadırlar! Çünkü onların mukaddes bildikleri, Allah'tan olduğunu kabul ettikleri kitapları, İsa'yı onlara böyle tanıtmaktadır![3]
Ne yazık ki Peygamber İsa hakkındaki bu ‘Hakîkat-i İseviyye’ safsatası, İslam dünyasında da kendine karşılık bulmuştur. Sözgelimi esasen uydurma (mevzû) olan ve fakat halk arasında hadis-i kutsî olarak bilinen hem de oldukça yaygın olan ‘Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım (لولاك لولاك لما خلقت الأفلاك = levlake levlake lema halekt'ul-eflak)’ sözü buna örnektir. Çünkü bazı insanlar tarafından, aslı esası olmayan ve Kur’an muhtevasıyla çelişen bu rivayete dayanılarak ilk yaratılan şeyin Hakikat-ı Muhammedî olduğu, her şeyin ondan ve onun adına yaratıldığı iddia edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların İsa (a) için dedikleri gibi! Başta Muhyiddin İbni Arabî olmak üzere birtakım sufîler tarafından ortaya atılan ve geliştirilen Hakikat-ı Muhammedî inancının, kısaca özü -dediğimiz gibi- şudur:
Allah'tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammedî var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için yaratılmıştır. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.
Esasen ilgili beyanlardan anlaşılacağı gibi Peygamberimiz aleyhissellam kendinin bir beşer olduğunu unutmamaları ve kendisi hakkında aşırıya kaçmamaları yönünde sahabeye uyarılarda bulunmuştur. Çünkü O, Müslümanların peygamberlik konusunda da ehl-i kitab'ı taklit etmelerinden endişe ediyordu. Nitekim yukarıda atıf yapılan İncil metni bağlamında âlimiyle cahiliyle çok sayıda insanın, Peygamberimizi yüceltmek adına yaptıkları, maalesef bu konudaki endişeleri haklı çıkarmıştır.
Bu anlamda Yüce Allah, O'nun için, ‘şüphesiz sen de öleceksin” (Zümer 39/30) dediği halde kimileri, O'nu başka insanlardan ayırarak bedeni ve ruhu ile yaşadığı, insanlar arasında dolaştığı, rüyalarına girdiği veya toplantılarına katılarak kendileriyle konuştuğu, kendisi ile görüşüp hadis rivayetlerinin sahih olup olmadığını kendisinden sorup öğrendikleri, kabrinde diri olup kendisine yapılan seslenmeleri ve duaları işittiği şeklinde inançlar ifade etmektedirler.
Öyle ki yukarıda tanımı verilen Hakikat-ı Muhammedî inancında sınır tanımayan bazı sufîler: ‘Muhammed'dir cemâl-i Hakk'a mir'ât (ayna), Muhammed'den göründü kendi bizzat’ diyerek Allah Teala'nın Muhammed aleyhisellam'ın bedeninden bizlere göründüğünü söyleyebilmişlerdir. Bununla yetinmeyip işi daha ileri götürenler şöyle demektedirler: Ahmed'te gizlenen, ‘Hû'dur. Sufiler bunu ifade etmek için perde-i mîm deyişine sıklıkla başvurur ve Ahmed'teki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor!, derler.[4] (Arapça'daki ‘Ahmed أحمد’ kelimesinin yazılışındaki ‘mim م’ harfi kaldırılırsa, geriye ‘Ahad أحد’ kalır.)
Oysa bilinmelidir ki Muhammed aleyhisselam peygamberlik görevini yapmış ve ölmüştür. İnsanlar onun huzuruna değil, Allah'ın huzuruna çıkacaklar ve yaptıklarının hesabını Allah'a vereceklerdir. Ceza veya mükâfatlarını O -aleyhisselam- değil, Allah Teâlâ verecektir. Mevcut Hıristiyanlık'ta hemen her şey İsa'dan (a) istendiği ve onun her şeyi yapması beklendiği gibi, Muhammed (s) insanları yargılamayacak, insanları iyi ve kötü diye tasnif etmeyecek şu veya bu şeylerden veya yerlerden kurtarmayacaktır. Keza biz, ‘tüm kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı ve kendisinde Allah'ın tecelli ettiği’ne inanılan insanüstü bir peygambere değil; tıpkı bizim gibi bir beşer olan ve bu yüzden bize örnek (usve-i hasene) gösterilen, melek olmayan ve yeri geldiğinde Rabbinden azar işiten, tıpkı bizim gibi işlediği günahları için tevbe-i istiğfar etmesi istenen ama bütün bunların yanında büyük bir ahlak sahibi olan ve risâleti açısından âlemlere rahmet olarak gönderilen beşer peygambere iman etmekle mükellefiz. Elbette o insan olarak hepimizden üstündür. Fakat bu üstünlük, gayretle hak edilmiş bir üstünlüktür. Çünkü O ayrıca bir de peygamberdir. Zaten O’nun bize örnek gösterilmesinin sebebi de budur.
[1] Bir önceki Papa 16. Benediktus (Joseph Ratzinger) başkanlığında kurulan bir heyet tarafından hazırlanan ve daha önceki Papa 2. Jean Paul'ün imzasıyla yayımlanan Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri adlı kitaba göre: ‘İsa olmasaydı kâinat yaratılmazdı. Göklerde ve yeryüzünde görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümranlıklar… Her şey onun aracılığıyla ve onun için yaratılmıştır.’ Katolik Kilisesi Din ve Ahlâk İlkeleri, 85 (par. 291), 95 (par. 331).
[2] Bu inancın İslam dünyasına Şiîlerden onlara da Yeni Eflatunculuk'tan geçtiğine ve bunda Hıristiyan ve Yunan felsefesinin etkisinin bulunduğuna dair açıklamalar için bkz. Hatice Kerpetin Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı ve Kaynakları, Ensar Neşriyat, İstanbul 2006., 179-187.
[3] Çok ilginçtir ki yapılan -sözüm ona- akademik bir çalışmada bu söylemin aynısı bu kez Muhammed alehisselam için iddia edilmiştir. Bkz. M. Reşat Şavlı, Barnabas İncili’nde Hz. Muhammed’in Haber Verildiği Pasajların İslam İnanç Sistemi Açısından Tahlili, 23-24, 33-36; krş. Barnabas İncili, 110-111 (Bölüm 39). Zihniyeti Risale/tasavvuf kültürü ile yoğrulmuş (msl bkz. Şavlı, 34-36) bu yazarın tezinde, Barnaba İncili’nin böylesi savlarının neredeyse tamamı, “temel İslâm kaynakları” (133) olarak nitelediği Risale tarzı veya mevzuat kitapları refere edilerek tasvip ve tasdik edilmiştir. Akademik bir çalışmada bu tarz bir yaklaşımın kabul görmesinin hazinliğinin yanında müellifin, kuru bilgiye dayanan peşin kabullerini ispatlama tarzı da düşündürücüdür: “Sonuç olarak “levlake” sırrında, aşırı bir yüceltme yoktur, Kur’an, Sünnet ve hayatla zaten yüceltilmiş olanın yüceliğini teyit, tespit ve kabul vardır. Kanaatimizce, her ne kadar sıhhat bakımından tartışılmış olsa da, gerek Bediüzzaman Said Nursî, İmam Rabbâni gibi İslâmî ilimlerde genel kabul gören âlimler, ve gerekse yukarda saydığımız diğer ulema, eğer bu konuda olumlu yönde görüş bildirmiş ve bu hadisleri tereddütsüz kullanmışlarsa, bazı yönleriyle zayıf veya uydurma denilerek, bu hadisin bir kenara atılması, ilim ahlakıyla bağdaşmamaktadır.” sf. 36.
[4] Bu düşüncenin Said Nursi’deki ifadesi şöyledir: “Nasıl kâinat insan için yaratılmış ve kâinattan maksud ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksud ve en kıymetdar müntehab ve en parlak âyine-i Ehad ve Samed, elbette Ahmed-i Muhammed'dir” Lem'alar (356): Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi/Beşinci Şua:/Beşinci Şua'nın İkinci Mes'elesi.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —